#

AHMET KAAN, AYNI SIRAYI PAYLAŞANLAR’DA!

Röportaj: Semih Başalan

Spot :

O KAPIDAN MUTLAKA GİRİN

O KAPIDAN GİRERSENİZ HAYATINIZ DEĞİŞECEK

Ahmet Kaan, hem Türkiye çapında tanınan ve dünyaya açılan bir firmanın yöneticisi olan bir iş adamı hem bir STK gönüllüsü hem de sosyal medyayı çok iyi kullanan ve ilgiyle izlenen renkli bir isim. Onunla, Ahmet Kaan özelinde geçmişi, bugünü ve geleceği konuştuk. Gençliğe dair tespitlerini dinledik, not ettik. Pek çok büyüğümüzün aksine o “Ümitvar olun” diyor, çok donanımlı bir gençliğin geldiğini ve Türkiye ile birlikte dünyaya çözümler sunacağını söylüyor. Sanat, fikir, edebiyat muhabbeti de artısı. Bu keyifli sohbeti birlikte dinleyelim…

Ahmet Kaan kimdir? Sizi tanıyabilir miyiz?

1979’da İstanbul Fatih’te doğdum. İlkokulu Taş Mektep olarak bilinen Fatih İlköğretim Okulu’nda okudum. Sonrasında ortaokul için camiamızın açtığı fabrikadan bozma bir binanın ikinci katında 1 yıl kolej okudum ve burada İngilizce eğitimi alma fırsatım oldu. 1 yılın sonunda kolejin başarılı olamaması sebebiyle babam beni Üsküdar’da başka bir koleje kaydettirmek üzere götürdü. O koleje gittiğimizde babama “Baba Fatihte oturuyoruz ve yakınımızda marka olan bir imam hatip var, oraya gitmek istiyorum”  dedim. O zamanlar ciddi anlamda şahlanan imam hatip okulları vardı ve 90’ların başı imam hatiplerin en revaçta olduğu dönemlerdi. 6. sınıfta İstanbul İmam Hatip Lisesi’ne başladım ve 1993 senesinde ortaokulu tamamladım. Aynı yıl Fatih’ten Bahçelievler’e taşındık. Taşınmış olsak da ben İstanbul İmam Hatip’in lezzetinden, güzelliğinden faydalandığım için bırakmak istemiyordum. Çünkü her binanın, her yapının kendine ait bir ruhu vardır, yeni yapıların ruhu da zamanla oturur. İstanbul İmam Hatip’in o ruhu vardı. Bu ruhun kendisi oradaki yaşanmışlıklardı. Tüm bu sebeplerle Bahçelievler’e taşınsak da ben yine İstanbul İmam Hatip’e kayıt yaptırmak istedim. Fakat o dönemler babam siyasi hayatta yer alması ve çok aktif çalışması sebebiyle içinde bulunduğu yoğunluktan beni kaydettirmeye gelemedi ve İstanbul İmam Hatip Okulu’nun lise kısmına yazılamadım. O da benim hayatımda bir kırılma noktasıydı, kader çizgimdi. İstanbul İmam Hatip olmayınca ben de Bakırköy İmam Hatip’e yazıldım. 1993-1996 yılları arasında Bakırköy İmam Hatip Lisesinde lise tahsilimi tamamladım. Sonrasında da aynı yıl Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesini kazandım. 1996-2001 yılları arasına Sakarya İlahiyat’ta okudum. Mezun olduktan sonra 2001 yılının Aralık ayında, Kanada’ya gittim. Kanada’nın Toronto ve Waterloo şehirlerinde dil eğitimimi tamamladım ve 2003 yılı Ocak ayında Türkiye’ye döndüm. Sonrasında askerlik, iş hayatı ve evlilik şeklinde bir serüvenim olmuştur diyebiliriz.

‘EN BÜYÜK KAZANCIM İMAM HATİPTE YAŞADIKLARIM’

İmam hatipli olmanın hayatınızdaki yeri ve hayatınıza etkileri nelerdir?

Benim için en büyük kazanç güzel dostluklar kurmak oldu. Kadim dostlarımın çoğunluğu imam hatiplerdendir. Sebebi de şudur; imam hatiplerdeki birlik-beraberlik, bir arada olma ruhunu derinden özümseyebildik. İmam hatipten sonraki süreçlerde de kopmadık, arkadaşlarımızın birçoğuyla üniversite yıllarımızda ve sonrasında gerçek dostluğumuzu devam ettirdik. Gençlere tavsiyem şudur; “Arkadaşlar, imkânınız varsa imam hatibin kapısından içeriye öğrenci olarak girin. Onun getirisini hayatınızın her safhasında mutlaka yaşayacaksınız.”

Lise yıllarında sınıfın içindeki ve dışındaki Ahmet Kaan nasıldı?

Övünerek değil ama gururla söylüyorum ki çalışkan bir talebeydim. Çalışkan bir talebe olunca ve kredili sistem de buna izin verince 3 seneyi üstten ders alarak 2,5 senede bitirmiştim. Çalışkanlığım sebebiyle hocalar da arkadaşlar da beni severdi. İstanbul İmam Hatip’teyken matematik ve fen bilgisi derslerim çok iyiydi, tarihe ilgi-alâkam da çok yüksekti. Bu ilgi alaka Bakırköy İmam Hatip Lisesi döneminde de devam etmişti.

Okullarda verilen eğitimin dışında da kendinizi doldurmalısınız. Mesela tarih okuyorsunuz ama onun yanında tarihle alakalı mutlaka farklı tarih okumalarında da bulunmalısınız. Bunun kadar önemli başka bir şey de gençliği harekette tutan teşkilatlardır. Ben de o dönemlerde farklı teşkilatların ve STK’ların içerisinde bulunuyordum. Hem bir etkinliğin organizatörleri arasında bulunuyordum hem de organizasyonların kendilerine katılıyordum. Yaptığımız çalışmalarda kitap okumaları da vardı, hiç gündemden düşmeyen Filistin mitinglerimiz de vardı. Hem fennî hem de dinî ilimleri bir arada görüyorduk hem de sosyal hayatta yer alıyor, kendimizi geliştirebiliyorduk. Benim en büyük kazancım imam hatip döneminde yaşadıklarımdır. İmam hatip yılları adeta Cenabı Hakk’ın bizleri pişirdiği bir dönem olmuştur, hamd olsun.

‘SABREDİN MÜKEMMEL NESİLLER GELİYOR’

ÖNDER İmam Hatipliler Derneğiyle nasıl tanıştınız ve bu tanışıklığın size kattıkları nelerdir?

ÖNDER İmam Hatipliler Derneği, 1958 yılında ilk imam hatip mezunları tarafından İstanbul İmam Hatip Okulu Mezunlar Derneği adıyla kurulmuştu. İmam hatip kelimesinin manasından dolayı 80’li yıllarda ÖNDER ismi koyulmuş. ÖNDER İmam Hatip Mezunları ve Mensupları Derneği olarak devam etmişti. Bizler daha sonra bu ismi sadeleştirip ÖNDER İmam Hatipliler Derneği olarak değiştirdik. Bu sene bizim 62. kuruluş yıl dönümümüz. Teşkilatlanma olarak eskiden her il ve ilçede ÖNDER ismiyle tabelalarımız vardı. 28 Şubat süreci çok ağır geçti ve sonraki süreçte her okul kendi mezunlar derneğini kurmak zorunda kaldı. 2020 yılı itibariyle yaklaşık 500 mezun derneğimiz ve 1,5 milyona yakın öğrencimiz var.

Benim ÖNDER Genel Merkeziyle tanışmam 2012 yılında oldu. Ondan önceki süreçte mezun dernekleriyle iletişim halindeydik; kendi dönemimden mezunlarımızla bir araya gelir, organizasyonlar yapardık. 2012 yılında yedek yönetime girdim Hüseyin Korkut başkanımız döneminde. 2 dönem onunla devam ettim. Daha sonra 2 dönem Halit Bekiroğlu başkanımızla görevi sürdürdüm. Şu anda da Kamber Çal başkanımızla devam ediyoruz. 

Benim için imam hatiplerde de en önemli etken dostluklardır, arkadaşlıklardır. Bunun gibi ÖNDER yönetiminde ve teşkilatlarında da çok ciddi anlamda bir dost ve arkadaş kitlesine vakıf oluyorsunuz. Şu an Hakkari’ye gitseniz de Edirne’ye gitseniz de mutlaka bir dostunuz vardır. İmam hatipliliğin, ÖNDER’in bize en büyük kazançlarından biri de eğitim şuuru elde etmemiz oldu. Bizim dönemlerimizde iyi şartlar içerisinde değildik ama şu anki gayretler ve imkanlar içerisinde çok daha mükemmel nesiller geliyor. Onun için de camia içerisindeki umutsuzluk yaşayan büyüklerime hep sabrı tavsiye ediyorum; “Değerli büyükler biraz sabretmeniz gerekiyor. Bu gençlerin üniversiteye gitmesi, sonrasında akademik çalışma yapması, yurt dışı tecrübesi elde etmesi, aile kurması, iş dünyasına ya da akademiye girmesi en az 10-15 sene sürecek.” Sabredelim ve hep beraber görelim, güzel nesiller geliyor inşallah.

‘HAYATIN MERKEZİNE CAMİYİ ALDIK’

AVM Yerine Cami Kültürü” geleneği nedir ve bu geleneğin size ve ailenize olan katkıları nelerdir?

“AVM Yerine Cami Kültürü” geleneği bizde 2015 yılında başladı. Sebebi şuydu; “Büyük şehirlerde yaşıyoruz. Büyük şehirlerde yaşayınca ev içerisinde çeşitli krizler oluşuyor. Özellikle babalar cumartesi de çalışıyorsa pazar günü dinlenmeye ayrılıyor, dinlenmeye ayrılınca da bu sefer aile onu yakalıyor. Yakalayınca da eş ve çocuklarda “Hadi dışarı çıkalım” düşüncesi oluşuyor. Bu krizin sonu AVM’de bitiyor. AVM’ye niye gidiyorsunuz? Yemek yiyorsunuz, çocuğunuzu eğlendiriyorsunuz, market alışverişinde ve tekstil alışverişinde bulunuyorsunuz. Ama farkına vardığımız bir şey oldu, bir gün eşime; “Hanım farkında değiliz ama çok yoğun bir ses, çok yoğun bir ışık, çok yoğun bir kalabalık var. Gelen kitlenin dini bir figürü yok ve bunların arasında çocuklarımızı yetiştirmeye çalışıyoruz. Çok kolay bir şey değil bu” dedim. Bunu dedikten sonra artık hayatın merkezine camiyi almaya karar verdik.

Camiyi alma kararımın altında yatan bir neden de belki şudur; ben Fatih’te doğdum ve büyüdüm. “Sanki Yedim Camii”nde babamla minareye çıkıp sesli ezan okurduk. Bunu şu an anlatınca hala gözümün önüne geliyor. Demek ki zihin boş ve ne yüklüyorsanız küçük yaşlarda o sizinle ömür boyu devam ediyor. Bu aile geleneğini etrafımıza anlatırken dostlarıma hep şunu sordum ve söyledim; “Arkadaşlar boş ve gündelik tartışmaları bir kenara bırakın. Siz kendiniz olarak ne yapıyorsunuz, kendinizi düzelttiniz mi, evlatlarınızı düzelttiniz mi, eşinizi düzelttiniz mi, komşularınızla ilgileniyor musunuz, çalıştırdığınız insanlarla ilgileniyor musunuz, vakfınızla, şirketinizle ilgileniyor musunuz?” Tüm bu soruların ve cevapların ardından emin bir şekilde, “Bizim kendi nesillerimiz üzerine düşünmemiz gerekiyor ve bu sebeple hayatın merkezinde cami olmalıdır” dedik.

Eğer yurtdışında değilsem, sivil toplumla ilgili bir faaliyetim yoksa mutlaka Pazar günü öğle veya ikindi namaz vakitlerinde, önceliğimiz Osmanlı döneminden kalan Selâtin Camileri olmak üzere namazlarımızı camide kılmak ailemizin bir geleneği oldu. Bu süreçte bir evladımız neredeyse camide doğdu, büyüdü. Birçok arkadaşa anlatıyorum. “Bu çok zor bir şey değil arkadaşlar. Hepimiz namaz kılıyoruz, her yanımız tarihi camilerle dolu. Sadece yapacağınız şey öğle vaktinde ya da ikindi vaktinde çocuklarınızı alıp gidip bir tarihi camide vakit geçirmek.” Bunu özellikle tarihi cami olarak dillendirmemin sebebi şu; “Yapılar ruhuyla yaşıyor, o ruh size manevi lezzet veriyor.” Şu anki yapıların ruhunun olmadığını hepimiz konuşuyoruz değil mi? Hatta Turgut Cansever’den tutun Haluk Dursun’a kadar birçok büyüğümüz de bu meseleler üzerine kafa yormuştur. Bizim örnekleri arttırmamız nesilleri camilere, medreselere, tarihi güzelliklerimizin tamamına alıştırmamız ve emanetleri bir nevi devir teslim etmemiz gerekiyor. Emanet sadece fiziken teslim edilen bir şey değildir. Ben emanetin aynı zamanda bireysel ve toplumsal misyonumuzu gelecek nesillere sağ salim aktarılması olduğunu düşünüyorum.

Hangi âlimle aynı evde karantinada kalmak isterdiniz?

Aklıma İmam-ı Gazali geldi. İmam-ı Gazali’nin ümmete, millete, bulunduğu topluma çok büyük değeri ve faydası vardır. Sadaka-i cariye dediğimiz hadiseye çok güzel örnektir, yüzyıllar boyunca herkesin faydalandığı bir ilim bırakmıştır. Çağdaş olarak direkt aklıma gelen isim ise rahmetli Haluk Dursun Hoca olmuştur.

‘YABANCI MÜZİK DE DİNLERİM İLAHİ DE’

Ne tür müzik?

Biz ilahi ve marşlarla büyüdük. İlahiler, marşlar mutlaka önemlidir; Ömer Karaoğlu, Taner Yüncüoğlu, Aykut Kuşkaya önemlidir bizim neslimiz için. Ama onun yanında Türk Sanat Müziğini de Türk Tasavvuf Musikisini de severim. Hatta Sakarya İlahiyattayken turneye çıktığımız bir koromuz dahi vardı, ben de içlerindeydim. Aynı zamanda yabancı müzik de dinlerim, hareketli müzikler de dinlerim. Ama ağırlıklı olarak ilahi, marş, sanat ve tasavvuf musikileri dinlerim.

Hayatınıza yön veren kitap?

Klasik olacak ama söylemek zorundayım. Bütün kitapların anlattığı tek bir kitap var, o da Kur’an-ı Kerim. Hepimizin etkilendiği bir kitap.

Gençlik nereye gidiyor?

Gençleri sosyal medyadan takip ediyorum. Gençlerden çok güzel düşünce üreten hatta Selçuk Bayraktar gibi kişilerle birlikte çalışan, bu devletin, bu ümmetin faydasına olacak şeyler üreten çok ciddi bir nesil geliyor. Cenab-ı Hak ayeti kerimesinde “Allah (c.c.) sabredenlerle beraberdir” buyuruyor ve “İnsanoğlu acelecidir” buyuruyor. İnsanoğlunun aceleciliğinden kaynaklı sabırsızlık oluyor. Büyüklerimize tavsiyemiz şu; “Arkadan çok dolu bir nesil geliyor. Sesi çok çıkan 5-10 gencin sizi etkilemesine bakmayın, muazzam bir nesil geliyor. Sadece sabretmeniz lazım. Rasulullah Efendimiz, nasıl  40 yaşında peygamberliği  aldıysa bu gençler de birikimleriyle dolup bu ümmete ve devlete faydalı bireyler olacaklardır.”

SOSYAL MEDYAMIZDAN SORUMLUYUZ

Sosyal medya sizin için ne ifade ediyor?

Sosyal medyayı yoğun kullanan biriyim. “İşlerin en hayırlısı orta yoldur” diye bir tabir vardır İslam literatüründe. Rasulullah vasat olan ümmetten bahsediyor. Konuştuğum cümlelerde de hep oradan gitmeye çalışıyorum. Ne ifratta ne de tefritte dolaşmaya gerek yok. Sosyal medyanın çok önemli bir etkisi vardır hayatımızda. Bunu söylerken de her şey sosyal medya değildir. Sosyal medyanın yanında okumamız ve gezmemiz de gerekiyor. Okuma ve gezme olmadığı sürece sosyal medyadan beslenmekle hayat sürdürülemez. Sosyal medyanın bir kısmı var ki adeta çukur addedilen bir noktada. Bu çukurdan beslenmek sizi başka bir yere götürüyor. Ama bunun yanında güzel işler de var sosyal medyada. Bu sebeple sosyal medyayı ne elimizin tersiyle itebiliriz ne de her şeyimiz diyebiliriz.

Bunun yanında sosyal medyayı kullanırken beğendiğiniz ve paylaştığınız her şeyden bir Müslüman olarak sorumlusunuz. Bunu ben birçok yerde söylerim; “Beğendiğimiz şeyleri dikkatle beğenin. Beğendiğiniz şeyler sizin için o insanı akredite ediyor anlamına geliyor. Bir şeyi paylaşırken de ümmete, millete zarar vermeyecek şekilde paylaşmanız gerekir.” Bu çerçevede gençlerin mutlaka sosyal medyayı düzgün kullanması gerekiyor. Artık cemaat ve tarikatlar geçmişe göre zayıfladığı için nesillerin beslenmesi gereken manevi kaynaklara ihtiyaç var. Bu kaynakların bir kısmı da sosyal medya içerisinde bulunmakta. Bu anlamda cemaatler, vakıflar ve hocalar “Sosyal medyada ne yapabiliriz?” diye düşünüyorlar. Dijitalleşme ve sosyal medya geleceğimiz açısından önem arz ediyor. İyi ve kaliteli Müslüman olarak tüketmek değil de üretmek zorundayız. Üretmediğimiz sürece tüketen ve zamanla da tükenen bir toplum olacağız.